Kadın Cinayetleri: Bir Ülkenin Sessiz Çığlığı
Ülkemizde her yıl binlerce kadın, erkekler tarafından katlediliyor. Medyaya yansımayan ya da “şüpheli ölüm” olarak kayıtlara geçen olayların sayısı da azımsanamayacak kadar fazla. Bu cinayetlerin bahanesi genellikle "namus", "kıskançlık" ya da "kontrolsüz erkek şiddeti" oluyor.
Şiddete maruz kalan kadınlar, çoğu zaman çocuklarını babasız bırakmamak adına susmayı tercih ediyor. Ancak bu sessizlik, çoğu kez daha büyük bir trajedinin habercisi oluyor. Şiddete eğilimli erkeklerin öfke nöbetleri, alkol ve madde kullanımıyla birleşince, aile içi huzursuzluklar büyüyor. Ekonomik sıkıntılar, eğitimsizlik ve psikolojik sorunlar da bu tabloyu tamamlıyor. Sonuç: Kadın ve çocukların yaşam hakkı ellerinden alınıyor, çoğu zaman da fail intihar ederek sorumluluktan kaçıyor. Bu, ne yazık ki en sık karşılaşılan senaryolardan biri.
Bazen de kadın, erkeğe göre daha bakımlı, dışa dönük ve kendine güvenlidir. Giyinmeyi, süslenmeyi sever. Fakat bu durum, kadını sahiplenme duygusunu hastalıklı biçimde içselleştirmiş erkekler için tehdit olarak algılanır. Medeniyetle, insanlıkla hiçbir ilgisi olmayan kıskançlık krizleri başlar. Kadının yaşam alanı daraltılır, özgürlüğü kısıtlanır. Nihayetinde bu baskı şiddete, ardından cinayete dönüşür.
Ancak iş burada da bitmiyor. Bu cinayetleri işleyen erkekler, adalet sisteminin kabul edilemez uygulamalarıyla koruma altına alınıyor. “İyi hal indirimi”, “tahrik indirimi” ya da “adli kontrolle serbest bırakma” gibi kararlarla katiller cezasız kalıyor. Bu kişiler, elini kolunu sallayarak sokaklarda dolaşmaya devam ederken, bir başka kadın için ölüm çanları çalıyor olabilir.
Bir ülkenin kalitesi, kadınlarının yaşama ne kadar güvenle tutunabildiğiyle ölçülür. Ne yazık ki bizim ülkemizde kadınlar vahşice katledilirken, faillerin özgürce dolaşabilmesi, bu ülkenin en karanlık yüzlerinden biridir.
Kadını yalnızca “eş”, “anne”, “namus” gibi dar kalıplarla tanımlayan anlayış ise sorunun temel kaynaklarından biridir. Kadının birey olduğu, kendi kararlarını verebileceği, özgürce yaşayabileceği düşüncesi hâlâ pek çok zihin için kabul edilemez durumda.
Medya da bu suçların bir parçası haline geliyor. “Kıskançlık krizi”, “tartışma sonucu” gibi yumuşatılmış ifadelerle cinayetleri sıradanlaştırıyor, hatta zaman zaman romantikleştirerek meşrulaştırıyor. Kadın cinayetlerini “aile içi mesele” olarak görüp haber dilinde basitleştiren bu tutum, şiddeti görünmez kılmaya hizmet ediyor.
Toplumda şahit olanların çoğu zaman müdahale etmemesi, "beni ilgilendirmez" anlayışıyla hareket etmesi de bu suçların önünü açıyor. Sessizlik, en büyük suç ortaklığıdır.
Ancak tüm bu karanlık tablonun içinde mücadele edenler de var. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi örgütler, yıllardır canla başla çalışıyor. Cinayetleri görünür kılmak, faillerin ceza almasını sağlamak ve kamuoyunu bilinçlendirmek için mücadele veriyorlar.
Sosyal medyanın da bu noktada büyük bir etkisi bulunuyor. Görgü tanıklarının çektiği videolar, dayanışma hareketleri, kampanyalar, tag çalışmaları sayesinde birçok olayın üstü örtülemiyor. Kamuoyu baskısı, bazı davalarda ağırlaştırılmış cezaların verilmesini sağlıyor.
Ancak gerçek bir değişim için, yalnızca örgütlerin ve sosyal medyanın değil, yargının, eğitimin ve medyanın da sorumluluk alması gerekiyor. Kadın cinayetleri münferit değil, sistematik bir sorundur. Ve ancak sistemli bir mücadele ile önlenebilir.
Kadınlar yaşamak istiyor. Ve bu en temel hakları için mücadele etmek zorunda kalmamalılar.